Öğretmen Oluyorum
30 Mart 2011 Çarşamba
18 Ocak 2011 Salı
Dudullu Meydanı'nda Oturdum da Ağladım.
Kendimi öğretmenlik konusunda çok çaresiz hissettiğim zamanlar oldu; ancak hiçbir zaman böylesine bir tükenmişlik duygusuyla karşı karşıya kalmadım. Çalıştığım okula binbir beklenti ile gelmedim. Neyle karşılaşacağımı az çok biliyordum; ama ben çok çalışırsam, seversem değişir de sanıyordum, emindim. Şimdi gördüm kü DEĞİŞMİYOR. İmla hatası sanmayın bu büyük harlerle yazılmış kelimeyi. Halis mulis caps locka basıp içindeki fırtınayı göstermek istediğim karakterler bütünüdür. Es geçilsin istemem. Gerekirse çocuklarını hortumla dövüp, öğretmenin çocuklarına karşı en ufak ikazında okula koşan, kapı tokmaklayıp ıslak köpüklü ağızlarıyla anlattıkça da anlatan bir veli güruhuyla karşı karşıyayım.İnanın ki TÜKENİYORUM. Müdürden destek yok, yardımcısından destek yok. Hep bir eleştiri, haftada iki gün soğuk koridorlarda tutulan nöbetler...
Bir süre, en azından olumlu bir şeyler olana kadar bu biloğa birşey yazmak istemiyorum. Çünkü ben bu hesabı öğretmenlik hususunda çok umutlu ve mutlu olduğum, bir şeyler başarabildiğimi düşündüğüm bir zaman açmıştım. Bu duygularla yazdığım bir alanın 'ağlama duvarı' olmasına katlanamıyorum. Bu beraberliğe kısa bir ara veriyorum. Saygılar efem.
27 Aralık 2010 Pazartesi
Gözüm yükseklerde


Yine büyük bir utanç içinde yazıma başlıyorum. Haftalardır sadece kimler ne yazmış diye biloğuma giriyorum, okumaları yapıp çıkıyorum. İki satır da olsa, yazmak istemiyor canım.
Okuldan başlamam gerekirse durumlar pek de iç açıcı değil. Sadece benim açımdan değil ama bütün öğretmenler öğrencilerin inanılmaz disiplinsiz davranışlarından şikayetçi. Yapılan bir toplantıda da bütün bunların sorumlusu öğretmenler olarak açıklandı. Bakın müdür asla değil. Düzenler tersine işliyor memlekette. İlk önce kaptanlar terkediyor gemiyi anlayacağınız.
Öte yandan Türkçe dersleri öğrenci bulduğum sürece zevkli ve eğlenceli geçiyor. Konular zorlaştıkça benim de Türkçe mesaim artıyor. Bazen Türkçe konuşurken kendimden şüphelendiğim anlar oluyor. Kafam karışıyor ve kendimi uykunun şefkatli kollarına bırakıyorum.(Özellikle geceleri)
Bugün bir öğrencim bana gözünün yükseklerde olduğunu, babasının evinde fakirliği gördüğünü ama kendisinin böyle bir hayatı olmayacağını söyledi. Ben de ona yiyecek ekmek bulup bulamadığını sordum. Böyle bir soru sormamın nedeni durumlarının orta halli olduğunu biliyor olmam. O da yok öğretmenim istediğimi alıyorum, ama daha fazlasını istiyorum dedi. İnşallah dedim ve gülümsedim. Tabii hiç ders dinlemeyen sınıf konu böyle antin kuntin meselelere gelince çıtını çıkarmadığı için, hepsi aynı anda konuşmaya başladılar aynı olay üzerine. Ben bir ara şöyle bir espri yaptım,'Artık mahalleye Mercedes arabanla gelirsin, şöförün sana kapıyı açar, simsiyah ayakkabılarınla çamurlu sokaklara girersin. Hatta çocuklar da arkadan arabana asılırlar'. Bunun akabinde de kişneyerek güldüm. Baktım çocukların ancak birkaçı ayıp olmasın diye gülüyorlar. Hepsi habersiz eski Türk fimlerinin bu ''fakir gencin zengin oluş ve geçmişine şöyle bir bakış sahnesine''. Sonra zil çaldı tam sınıftan çıkacakken yanıma geldi gözü yükseklerde olan öğrenci, 'Öğretmenim annem sizinle konuşmaya gelecek, ona sakın fakirlik hakkında düşündüklerimi söylemeyin üzülür. Ama gözümün yükseklerde olduğunu söylerseniz sevinir. Haa bi de öğretmenim ben Mercedes almam, çok eski moda'' dedi ve usulca tenefüse çıktı. Öyle işte bir sene de böyle geçti.
15 Kasım 2010 Pazartesi
Dert bende derman kimde?

Uzun zamandır blogumu boşladığımın farkındayım. Aslında bu işimi de biraz boşlamış olmamdan kaynaklanabilir. Bir öğretmen olarak daha evvelden başıma gelmiş bir iş değil. Bu sıralar İngilizce öğretmekten fersah fersah kaçasım geliyor ki kendime yeni uğraşlar yaratıyorum; yabancılara Türkçe dersi vermek gibi. Ben bu alanda ilerliycem diyorum bir anda tüm emeği tecrübeyi bir yana bırakarak. Aslında gözüme korkunç da görünmüyor. Neticede hiçbir şeye sıfırdan başlıyor da değilim. O kadar azimli, İngilizce öğretmeye meraklı ben şimdi isteksizliğin dumanıyla şıpınişi dersler yapsın, olacak iş değil.
Yeni okulumda sınınfların kırkbeşer kişi olduğunu defalarca söyleyip ağlamış olmam olası. Yine altıncı sınıflarla aramız iyi ve güzel ders işliyoruz; ancak sekizinci sınıflarda gerçekten zorlanıyorum. Sınıfın kalabalıklığının yanı sıra, dünya yansa umurunda olmayacak, kendini dil öğrenmeye hatta yeni herşeye kapatmış öğrenciler var. Okula bir lirayla gelip eve on lirayla gideni de var. Öğretmene kafa atanı da, kafa tutanı da...Netice de öğrenci zaman zaman kafa tutabilir de benim görüşüme göre ama bu bizim bildiklerimizden değil maalesef. Geçen dersteyken ve uğultu içinde ders işlemeye çalışırken bir öğrencinin bana sormadan dışarı çıktığını gördüm, arkasından gittim. Söylediği bahane o kadar saçmaydı ki. Çok sinirlendim. Ben kızmaya gerçekten utanıyorum böyle öğrencilere. Saçma sapan bahannelerini dinleyip sınıfa soktum. Kendi yöntemlerimle zaten çözemiyorum da idareye de götürsem hem öğrenci hem de ben biliyoruz verilecek gevşek cezayı.İşte bütün bunlardan dolayı bir bıkkınlık yaşıyorum. Sanki bu öğrenciler bir başka gezegenden gelmişler gibi. Okuyanlar onlar daha çocuk diyeceklerdir ve haklılar da ama günümüzün öğrenmeye tamamen kapalı gençliğinin öğretenleri dayak yemişe çeviriyorlar, inşallah bunu da anlarlar. Bütün bunların ışığında ben yeni öğretmelere -ama bu kez Türkçe- yelken açıyorum.
Okulda hergün çeşit çeşit olaylar olmuyor değil. Bazen yazmaya kalkışıyorum, aynı sıkıntı dert başıma yükleniyor. Bazen sabır testinden geçtiğimi düşünmüyor da değilim. Aslında geçen okulda olan çarşaf dehşetini anlatabilirim; ama şimdi değil.
Devam edecek...
7 Kasım 2010 Pazar
Sarı saçlı Alman kız

Kafamda uzun uzun yazmak istediğim şeyler var da neden ansızın şu anlatacağım sahneyi hatırlıyorum?. Almanya’da içi ahşap, boya ve ağır bir yapıştırıcı kokusu dolu bir piyano fabrikası. Kesif kesif alırken kokusunu ve çeviri yaparken İngilizce’den Türkçeye orda bulunan öğrencilerime, elindeki deftere not alan uzun sarı saçlı bir kız dikkatimi çekiyor. Tuhaf modelli bir pantalonu ve mavi spor ayakkabıları giymiş. Bir an diller arasında kaybolmuşken, kızın piyanonun başına oturmuş olduğunu göz ucuyla yakalıyorum.Hafif gelen tınılar dikkatimi dağıtmaya hazır, hissediyorum. Kelimeler karıştı birbirine çoktan. Parmaklar başlıyor tuşlara tek tek basmaya. Kendinden geçmenin ilk saniyelerinde bütün dikkatler o tarafa yönelmiş. Ben çeviri yapmayı, görevli adam bana anlatmayı bırakmış. Çocuklar ellerindeki fotoğraf makinalarını nereye koyacaklarını bilemiyor, bilemedikçe de piyanodaki kızı hayranlıkla fotoğraflıyorlar. Uzun ve ritmik hareketlerle kız parçasını bitiriyor. Selam veriyor, not aldığı defterini de alıp dışarı çıkıyor. Alkışlar, alkışlar….. Sonra derin bir sessizlik içinde hepimiz fabrikadan dışarı çıkıyoruz
30 Ekim 2010 Cumartesi
DİKKAT! Body Worlds sergisi öğretmenlere bedava veya indirimli değil!

Sevgili meslektaşlarım,
Bu konuda bilgi veriyorum ki, o kadar yol gidip de sinirlenmeyin, hazırlıklıksız yakalanmayın. Bilet-x öğretmenler için indirimli bileti kaldırmış. Öğrenciler için mevcut ama bizim için böyle bir olasılık mevcut değil. Boş yere tabii internet sitesine girip vakit de kaybetmeyin çünkü budeğişiklik konusunda herhangi bir açıklama yok. Gidip paşa paşa 25 lirayı veriyorsunuz. Bu arada eğer öğrenci grubuyla gidecek olursanız 13 lira. Ben Dudulu'da çalıştığımdan ve öğrencilerle bu sergiye katılmam imkansız olduğundan bireysel gittim. Bilet-x yetkilerinin 31 Eylül'den sonra ne oldu da bedava biletleri paraya çevirdiklerini merak ediyorum ya, neyse. Öğretmenlerin yediği ilk kazık değil Bilet-x. Kazık atmaya devam, bütün gücünle hem de. Saygılar
17 Ekim 2010 Pazar
Her horoz kendi çöplüğünde öter
O kadar hastayım ki kendimi kaldırıp da iki satır yazasım yok; ama evde boş boş oturmak da hiç bana göre değil. Kendimi biraz kaldırmışken bir iki satır da yazmak istedim. Öncelikle başvuruda bulunduğum ve şartlarını pek çok beğendiğim uluslararası okulun iş teklifini kabul etmemeye karar verdim. Evet şartlar çok güzel, ortam güzel, git deyince giden gel deyince gelen, herşeyden olumlu anlamda elbette nasibini almış farklı ülkelerden öğrenciler var. Hatta ingiliz aksanıyla İngilizce konuşan bir fransız çocuk bile vardı. Öğretmeni de çok şaşırıyormuş bu işe, çünkü anne ve babası fransız aksanlı ingilizce konuşuyorlarmış. Bu çocuk da sadece üç ay İngiltere'de kalarak bu güzel aksanı edinmiş. Neyse, konu bu değildi aslında. Bu işi kabul etmeyişimin en büyük nedenlerinden biri, benim genlerime işlemiş memur zihniyetidir. Açıkçası tekrar nasıl devlete dönerim, zor olabilir, hem de bir seneye yeşil pasaport alıcakken soruları kafamı oldukça meşgul etti. Diğeri de çocukları çok sevmeme rağmen, uzunca bir süre bu minvalde devam edemeyeceğimi bilecek kadar kendimi de tanıyorum. Oysa ki bu okul, sağladığı bu şartlarla bir kaç sene çalışıp toparlanmaya fırsat sağlayabilecek bir kurum. Neyse, ben kendi çöplüğüme geri döndüm.
Bu kararımı tam olarak vermeden önce Milli Eğitim Müdürlüğü'ne gitmiştim. Amacım orda yetkili biriyle konuşarak, istifa etmem durumunda nasıl geri dönüş yapabileceğimi öğrenmekti. Şube müdürünün kapısını çaldım. Diyaloğumuz aynen şu şekilde gerçekleşti.
Ortam: Şube müdürünün karşısında üç tane genç ilkokul öğretmeni. Norm fazlası oldukları için kendilerine yeni okul bakıyorlar. Onların yanında daha yaşlı bir erkek öğretmen, onun akibetini bilmiyorum.Ben odaya girdiğimde şube müdürü hepsiyle yakından ilgileniyordu. Ben girince benim derdimi sordu.
Ben: Merhaba hocam. Ben size birşey danışmak için gelmiştim.
Ş.M: Buyrun! Sorun nedir?
B: İstifa etmeyi düşünüyorum. Geri dönüş hakkında bilgi almak istiyordum.
ŞM: Neden istifa etmek istiyorsun?
B: Bulunduğum okulda sınıflar çok kalabalık. Neredeyse elli kişi. Faydalı olamıyorum, bu da beni mutsuz ediyor. Geçen sene daha az kişiymiş. Bu sene normal eğitime geçilmiş.
ŞM: Bana ağlamayacaksın. Ağlama hemen! (bunları bana diyor.) Bak bunlar da ne güzel öğretmenlerimiz. Onlar hiç ağlıyorlar mı?. Öğretmenim sizin sınınflarınız kaçar kişi?
Öğretmenler: Kırk
ŞM: Gördün mü? Bu öğretmenlerimiz nasıl da seviyor öğretmenliği. Ben Bitlis'de öğretmenlik yaptım. Bi baktım ayağım kaşınıyor. Meğersem pireymiş. Hayatımda görmemiştim pire.
Ben: Hocam siz ne demek istiyorsunuz? Ben de seviyorum öğretmenliği. Sekiz senedir öğretmenlik yapıyorum. Sevmesem zaten çalışmam. Ayrıca iyi bir okudaln iyi bir teklif aldım. Değerlendirmek istiyorum. Sizin beni bu şekilde itham etmeye hakkınız yok.
ŞM: Tabii değerlendiriceksin şartları. Ama özel okulda da garantin yok. İstifa etmek istersen de bir ay bekleyeceksin. Ben tavsiye etmem şahsen.
Bu devamı çok saçma biten diyaloğun bütününü anlatmaya inanın ciğerimde güç bulamıyorum. Alacağım parayı duyunca suratıma daha dikkatli baktı tabii. Nasıl olur gibisinden. Neticede istifa etmek için de en az bir ay beklemem gerektiğini bana bizzat söylediler.
Ben bir seçim yaptım ve aslında hiç de beğenmediğim bir ortama geri dönüş yaptım. Umarım önüme daha güzel fırsatlar çıkar. Bir süre daha aynı çöplükten ötüşe devam!
Bu kararımı tam olarak vermeden önce Milli Eğitim Müdürlüğü'ne gitmiştim. Amacım orda yetkili biriyle konuşarak, istifa etmem durumunda nasıl geri dönüş yapabileceğimi öğrenmekti. Şube müdürünün kapısını çaldım. Diyaloğumuz aynen şu şekilde gerçekleşti.
Ortam: Şube müdürünün karşısında üç tane genç ilkokul öğretmeni. Norm fazlası oldukları için kendilerine yeni okul bakıyorlar. Onların yanında daha yaşlı bir erkek öğretmen, onun akibetini bilmiyorum.Ben odaya girdiğimde şube müdürü hepsiyle yakından ilgileniyordu. Ben girince benim derdimi sordu.
Ben: Merhaba hocam. Ben size birşey danışmak için gelmiştim.
Ş.M: Buyrun! Sorun nedir?
B: İstifa etmeyi düşünüyorum. Geri dönüş hakkında bilgi almak istiyordum.
ŞM: Neden istifa etmek istiyorsun?
B: Bulunduğum okulda sınıflar çok kalabalık. Neredeyse elli kişi. Faydalı olamıyorum, bu da beni mutsuz ediyor. Geçen sene daha az kişiymiş. Bu sene normal eğitime geçilmiş.
ŞM: Bana ağlamayacaksın. Ağlama hemen! (bunları bana diyor.) Bak bunlar da ne güzel öğretmenlerimiz. Onlar hiç ağlıyorlar mı?. Öğretmenim sizin sınınflarınız kaçar kişi?
Öğretmenler: Kırk
ŞM: Gördün mü? Bu öğretmenlerimiz nasıl da seviyor öğretmenliği. Ben Bitlis'de öğretmenlik yaptım. Bi baktım ayağım kaşınıyor. Meğersem pireymiş. Hayatımda görmemiştim pire.
Ben: Hocam siz ne demek istiyorsunuz? Ben de seviyorum öğretmenliği. Sekiz senedir öğretmenlik yapıyorum. Sevmesem zaten çalışmam. Ayrıca iyi bir okudaln iyi bir teklif aldım. Değerlendirmek istiyorum. Sizin beni bu şekilde itham etmeye hakkınız yok.
ŞM: Tabii değerlendiriceksin şartları. Ama özel okulda da garantin yok. İstifa etmek istersen de bir ay bekleyeceksin. Ben tavsiye etmem şahsen.
Bu devamı çok saçma biten diyaloğun bütününü anlatmaya inanın ciğerimde güç bulamıyorum. Alacağım parayı duyunca suratıma daha dikkatli baktı tabii. Nasıl olur gibisinden. Neticede istifa etmek için de en az bir ay beklemem gerektiğini bana bizzat söylediler.
Ben bir seçim yaptım ve aslında hiç de beğenmediğim bir ortama geri dönüş yaptım. Umarım önüme daha güzel fırsatlar çıkar. Bir süre daha aynı çöplükten ötüşe devam!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)